Kur'an'ın tanıttığı yaratıcı, yapıp edici, varlığında kimseye muhtaç olmayan (varlığı kendinden olan) mutlak kudretin özel-zât ismidir.
Allah, Kur'an'ın bir numaralı konusu olan 'ulûhiyetin' (ilâh olma, ilâhlık, tanrılık) ifadeye konuluşunda temel kelimedir. Ve yaratıcı Kudret'i ifade için Kur'an'da en çok kullanılan kelimedir. İsim olarak, Allah şeklinde, 2690 küsur, bu isme işaret eden zamir olarak da 4000 civarında yerde kullanılmaktadır.
Allah kelimesinin etimo-filolojik yapısı da tıpkı delâlet ettiği kudret gibi bir sır olarak kalmıştır. Bu kelimenin kökü, dil kaynağı, türeyişi hakkında bugüne kadar kesinlik kazanmış hiçbir açıklama yapılamamıştır. İkili (tesniyesi) ve çoğulu olmayan, kendine özgü yapısıyla gramer kurallarının çoğuna uymayan bir kullanım sergileyen 'Allah' sözcüğü bir iman konusu olarak kalmaktadır.
Bununla birlikte doğulu ve batılı filolog ve ilahiyatçılar Allah kelimesinin kökü ve etimolojisiyle ilgili bazı tahminlerde bulunmaktan geri kalmamışlardır. Arap dilinin en önemli lügatlarından biri olan Lisanu'l Arab'a göre, Allah kelimesinin etimolojisi hakkında otuza yakın görüş vardır. Çoğunluk Allah kelimesinin, Arapça'daki 'ilah' sözcüğünün zaman içinde aldığı bir şekil olduğuna kanidir. Batılı yazarların bir kısmına göre bu kelime, Cahiliye Arap Yarımadası'nın putlarından birinin adı olan el-Lât kelimesinin zamanla oluşmuş bir kullanımıdır. Kelimenin Âramîce'deki 'elâhâ' sözcüğünden türediğini söyleyenlerde vardır.
Kur'an'ın ilk muhatapları olan Arap Yarımadası toplumu, özellikle Mekke ve civarı halkı Allah'a inanan bir halktı. Arap Cahiliye şiirinde Allah kelimesi, aynen Kur'an'ın ve Müslümanların kullandığı anlamda kullanılmaktaydı.
Tek fark şuydu: Cahiliye Araplarının Allah'ı, bir ilahlar panteonunun başı, en yücesi olan kudretti, Kur'an'ın Allah'ı ise tek ve biricik mâbud olarak tanıtılmaktadır. Kur'an'ın Allah'ı, insanla kendisi arasında aracı, yaklaştırıcı, şefaatçı kabul etmemektedir. Kur'an'ın Allah'ı insana şah damarından daha yakındır.
Kaf Suresi 16. Ayet
Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona, şah damarından daha yakınız. (Kaf, 16)
O halde Kur'an'ın Allah'ı ile insan, bir 'ara' ile ayrılmamıştır ki 'o araya' birileri girip de vasıtalık ve şefaatçılık yapsın.
İnsanla Allah arasında bir aracı aranacaksa bu, bütün varlıktır. Kur'an bu 'aracıların' tümünü 'ayet' olarak anmaktadır. Ancak bu 'aracılar', şirkin aracıları gibi yakınlaştırıcı ve şefaat edici değil, gösterici ve işaret edicidir. Tümü Allah'ın, insana şah damarından daha yakın olduğunu, ondan başka bir mâbudun bulunmadığını gösterir. Yani 'ayetler' bir panteon veya şirket yaratmaz. Tek mâbudun insanı çağıran ışıkları gibi insanla Allah'ın ilişkisini 'daha sıcak, daha anlamlı ve eylemli' hale getirmede hizmet ederler.
Ayetler, panteon (çoktanrılılıkta bir ulusun, bir halkın bütün tanrılar topluluğu) üyeleri olmadıkları için hiçbirisi kutsal değildir.
Ayetlerin herhangi birini kutsallaştırmak şirktir.
Başka bir ifadeyle, Allah'a ait niteliklerin biri veya birkaçı ayetlerin herhangi birine verildiğinde şirket-panteon yaratılmış, ayetler (varlık) şirk aracı yapılmış olur.
Kur'an'ın Allah meselesinde birinci dereceden önemsediği, Allah'ın birliği 'tevhit' konusundan çok, Allah'ın bir panteon üyesi olmadığı 'şirk' meselesidir. Bunun içindir ki, Kur'an'ın Allah'ını tanımada, özellikle, yönlendirici bir kuvvet olarak hayata dahil etmede, tevhidi tanımaktan çok şirkin tanınması gerekir. Şirkin gereğince tanınmaması halinde, tevhitteki bilgi işe yaramaz halde kalmaktadır. Bu gerçeğin bizi götürdüğü bir başka nokta vardır; 'Kur'an, ateizm kavramına yer vermez.'
Kur'an, insan yaradılışının ateizme müsait olmadığını, ancak insanın gerçek tanrı yerine sahte tanrılara inanabileceğini kabul etmektedir. O halde Kur'an'ın temel düşmanı olarak gördüğü ve mücadelesinin ana hedefi yaptığı 'şirk' bir ateizm değildir, yedek ilahlı bir tanrı inancıdır, yedek ilahlı bir dindir.
Cahiliye dönemi dikkatlice tetkik edilir, Mekke şirkinin Allah'ı kabul etmenin yanında birtakım aracılara ihtiyaç duymasının müşrik gerekçeleri iyi incelenirse görülür ki, Cahiliye şirki, Allah ile yedek ilahların (şüreka) beraberlik meşruiyetlerini 'yaklaştırıcılara ihtiyaç' üzerine oturtmaktadır. Kaf suresi 16. Ayet, şirkin bu temel gerekçesini yerle bir ediyor.
Tevhit dini, şirk dinine diyor ki, yaklaştırıcıya, aracıya ihtiyaç yok, çünkü insanla Allah arasında 'ara' yok, uzaklık yok, mesafe yok. Kim kimi nereye yaklaştıracak !!!
Blindiği gibi, Kur'an, Allah'ın temel sıfatlarından (niteliklerinden) birini de 'Kayyûm' olarak belirlemiştir. Kayyûm, kendine yeten, varlık ve tasarrufunda kendisi dışında hiçbir şeye muhtaç olmayan ama diğer varlıkların tümü kendisine muhtaç olan varlık demektir. İşte bu kayyûmiyet, her şeyden önce, Allah'ın yarattığı ve şahdamarından daha yakınına oturduğu insanla temas ve diyalogunda başkalarına ihtiyaç duymaz. Böyle bir ihtiyaç, kayyûmiyet niteliğini işlevsiz kılar.
Şirkin 'yaklaştırma' iddiası, temelden tutarsız olduğu gibi, bizzat kendisi bir şirk itirafıdır. 'Allah'ın kulundan ayrı ve uzak olduğunu iddia etmek de şirktir.' Kaldı ki böyle bir ayrılık var sayılsa bile, Kur'an, şirkin bu varsayımdan yararlanma yollarını da kapamıştır.
İnsanlık dünyasına inen ilk surelerden üçüncüsü olan Müzemmil ile dördüncüsü olan Müdessir'in ikisinin de 11. ayeti, bu 'araya girme' gerekçesine ağır bir darbe indirmektedir;
Müzemmil Suresi 11. Ayet
Benimle, o nimete boğulmuş yalanlayıcıları baş başa bırak! Birazcık süre tanı onlara. (Müzemmil, 11)
Müdessir Suresi 11. Ayet
Benimle, yarattığım kişiyi baş başa bırak! (Müdessir, 11)
Aynı mesaj iki ayrı bağlamda verilmiştir; İnsan ister imanlı, ister inkârcı olsun, her iki halde de Allah ile insan arasında yaklaştırıcı söz konusu edilemez.
Yaklaştırıcılar kabul edilmemesinin din hayatındaki uzantıları da gözden kaçırılmamalıdır; Din sınıfı, din kıyafeti, ibadette lider zorunluluğu, vaftiz ve afaroz yoktur. Tüm yeryüzü temiz bir mabettir.
EN BÜYÜK VE EN TEMİZ MABET, YERYÜZÜDÜR.
KUR'AN'IN ALLAH'ININ TEMEL EYLEMLERİ
1. İnsan hayatında, insanın bir biçimde paydaş olmadığı hiçbir şeyi yapmaz:İyi de olsa yapmaz, kötü de olsa yapmaz. "Yehdî men yeşâu, yudıllü men yeşâu" mücize beyanı, bunun iki kelimeyle ifadesidir. Onlarca yerde geçen bu tabir, esrarlı bir cümledir. O şekilde yapılandırılmıştır ki, bir şeyi hem Tanrı'nın hem de insanın yaptığını ifade eder. Örneğin, "Yehdî men yeşâu", şöyle tercüme edilmesi gerekir: "Dilediğini/dileyeni hidayete erdirir." Aynı gramatik yapıyla kurulmuş olan "Yudıllü men yeşâu" cümlesi ise şöyle çevrilmelidir: "Dilediğini/dileyeni saptırır."
Âli İmran Suresi 129. Ayet
Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır. Dilediğini/dileyeni affeder; dilediğine/dileyene azap eder. Allah çok affedici, çok merhametlidir. (Âli İmran, 129)
Mâide Suresi 40. Ayet
Göklerin de yerin de mülkünün/saltanatının Allah'ın olduğunu bilmedin mi? Dilediğine azap eder O, dilediğini affeder. Allah'ın gücü her şeye yeter. (Mâide, 40)
Bu ikili anlam, cümledeki "yeşâu" (o ki ister) fiilinin öznesinin hem Tanrı hem de insan olabilmesi imkanından kaynaklanmaktadır. Anılan fiilin öznesi olacak zamir hem Tanrı kelimesine gidebilmekte hemde "men" (insan) kelimesine. Doğrusu, zamirin her iki kelimeye de gitmesidir ki kelamın mucizeliği de buradadır. Kelam öyle düzenlenmiştir ki, bir fiili Tanrı ile insanın birlikte gerçekleştirdiklerini zorunlu olarak ifade ediyor.
Kur'an demek istiyor ki, insan varoluşunda yer alan her fiil tek başına ne Allah'a nispet edilebilir ne de insana. Fiil, Tanrı ile insanın ortak eseridir. Şöyle: İnsan ister, Tanrı yaratır. Yani sonucun doğması için hem Tanrı'nın hem de insanın devreye girmesi kaçınılmazdır. Tanrı'nın devrede olması, Tanrı'nın mutlak kudret olmasının gereğidir; insanın devrede olması ise insanın sorumluluğunun icabıdır. Varlık ve yaratılıştaki oluş düzeni bu olduğu için, bu düzenin bir tür prospektüsü olan Kur'an'daki kelam düzeni de ona uygun kurulmuştur.
2. Hayatı ve oluşu uzaktan seyretmez, olanların içinde bizzat yer alır:
Kur'an'ın Allah'ı, kilisenin tanrısı gibi bir "logos" (kelime) değildir.
Yapıp-eden, sürekli yaratan, sürecin bizzat kendisi olandır.
Rahman Suresi 29. Ayet
Göklerde ve yerde kim varsa O'ndan ister. O, her an yeni bir iş ve oluştadır. (Rahman, 29)
Kur'an mesajının bu en hayatî noktalarından birini Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, konusunda bir devrim kitap olduğuna inandığımız "Küresel Âfetler" adlı eserinde şöyle değerlendiriyor:
Kur'an'ın bize tanıttığı evren işi bitmiş, yaratıcısı tarafından uzaktan seyredilmek üzere bir kenara konmuş bir yapı değildir. Onun bağrında yeni yeni doğuş ve oluşların rüyaları saklıdır ve o rüyalar her gün yeni oluşlara vücut vermektedir.
İçinde bulunduğumuz evren sonsuz değildir ama, sınırlıda değildir. O her an büyümekte, olmakta ve yenilenmektedir.
Dahası var: Kur'an, evreni, doğayı Tanrı'nın yüzü ilan etmektedir. Şu anlatıma bakın:
Bakara Suresi 115. Ayet
Doğu da batı da yalnız Allah'ındır! O halde, nereye dönerseniz orada Allah'ın yüzü vardır. Allah Vâsi'dir, sürekli genişler/varlığı sürekli genişletir; Alîm'dir, her şeyi en iyi bilendir. (Bakara, 115)
Kur'an doğayı Allah'ın vücudu gibi görür.
Allah, süreci sadece izlememekte, sürecin bizzat içinde yer almakla da kalmamaktadır; Kur'an'a göre Allah, sürecin bizzat kendisidir.
O'nun isim-sıfatlarından biri Vâsi'dir ki genişleyen demektir. Geleneksel yorumculuk, birçok konuda yaptığını burada da yapmakta ve bu isim-sıfatı genişleten diye tercüme etmektedir.
Kur'an öyle demiyor. "Genişleten" anlamında ve yine aynı kökten bir kelime Kur'anda zaten var. O kelime mûsî sözcüğüdür.
Cenabı Hak, bu mûsî sözcüğünün çoğulu olan mûsîûn kelimesini Zâriyât suresi 47. ayette kullanarak şöyle buyuruyor:
Zâriyât Suresi 47-49. Ayetler
Göğe gelince, onu biz ellerimizle kurduk. Hiç kuşkusuz, biz, genişleticileriz. Yeri de biz döşedik. Ne güzel döşeyicileriz! Her şeyden iki çift yarattık ki düşünüp anlayabilesiniz. (Zâriyât, 47-49)
Yüce Tanrı, bu ayette "Ben" yerine "Biz" kelimesini kullanıyor. Böylece evrendeki varlıkların tümünü kendiyle birlikte anarak hem onları onurlandırıyor hemde kendisinin sürecin içinde ve doğayla iç içe olduğuna vurgu yapıyor. Bu demektir ki, doğayı taciz ve tahrip, Allah'ı tâcizdir.
Yüce yaratıcı, kendisini, hem genişleten hem de genişleyen yani süreci hem idare eden hem de sürecin bizzat kendisi olan bir kudret olarak tanıtmaktadır.
O halde, Kur'an penceresinden bakarsak şunu söylemek zorundayız: Doğaya yapılan müdaheleler Allah'ın iradesine uygun ve doğanın tahribinden, doğayı tâciz etmekten uzak müdaheleler olmalıdır. Kur'an özel bir sebep vesilesiyle bir tespit yaparken, kendine özgü tarz ve üslûp içinde şu hayatî ilkeyi ifadeye koymaktadır: Her kesilen ağaç Allah'ın izniyle kesilmelidir. Şöyle deniyor:
Haşr Suresi 5. Ayet
Bir hurma ağacını kestiniz, yahut onu kökleri üzerine dikili bıraktınızsa, bu Allah'ın izniyledir; yoldan çıkmışları rezil etmesi içindir. (Haşr, 5)
İnsanlık, tabiata, suya, ormana, dağa, taşa, ağaca, çimene müdahelenin bir tür Yaratıcı'nın vücuduna müdahele anlamına geldiğini, Kur'an'dan vaktinde öğrenebilseydi bugünkü dünyanın kaderi çok başka olurdu! Ne yazık ki öğrenememiştir. Kur'an'ın mümini olduklarını söyleyenler de öğretememiştir. Çünkü "Kur'an'ın mümini olduklarını söyleyenler, yüzyıllarını, "esas cihadın bu hakikatleri öğretmek olduğunu anlamak için gayret sarfetmek yerine, talan edecekleri hazinelerin hangi ülkelerde bulunduğunu teftişle geçirdiler."
Ve geldikleri nokta ortada: Yaptıkları hataların ve kötülüklerin cezasını, torunları, kahır ve perişanlık altında inleyerek ödüyor.
3. Peygamberler dahil, hiç kimseye vekâlet vermez:
Zümer Suresi 41. Ayet
Kuşkusuz, bu Kitap'ı biz sana insanlar için hak olarak indirdik. Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa kendi aleyhine sapmış olur. Sen onlar üzerine vekil değilsin. (Zümer, 41)
Kur'an'ın mahbatı (indiği benlik) olan Hz. Muhammed de dahil, hiç kimse insanın vekili olma hak ve yetkisine sahip kılınmamıştır. Bu hak, sadece Allah'ındır.
Âli İmran Suresi 173. Ayet
O müminler ki, insanlar kendilerine, "Halk size karşı bir araya gelmiş, korkun onlardan!" dediklerinde, bu onların imanını artırdı da şöyle söylediler: "Allah bize yeter. Ne güzel Vekîl'dir O!" (Âli İmran, 173)
En'am Suresi 66. Ayet
O, hak olduğu halde senin toplumun onu yalanladı. De ki: "Ben size vekil değilim." (En'am, 66)
En'am Suresi 107. Ayet
Allah dileseydi, şirke batmazlardı. Biz seni onlar üzerine bekçi yapmadık. Sen onlara vekil de değilsin. (En'am, 107)
Yunus Suresi 108. Ayet
De ki: "Ey insanlar! Şu bir gerçek ki hak size Rabbinizden gelmiştir. Artık doğruya yönelen kendi benliği için yönelir; sapan da kendi benliği aleyhine sapar. Ben sizin üzerinize vekil değilim." (Yunus, 108)
Şûra Suresi 6. Ayet
O'nun berisinden veliler edinenlere gelince, onlar üzerine gözcü de Allah'tır. Sen değilsin onlara vekil. (Şûra, 6)
4. Şirk dışında her günahı affeder:
Kur'an'ın tanıttığı Allah'ın temel niteliği ve temel faaliyeti, af ve merhamettir. Kendisiyle ilgili temel ilkeyi şöyle vermektedir:
A'raf Suresi 156. Ayet
Bize hem bu dünyada güzellik yaz hem de âhirette! Dönüp dolaşıp sana geldik." Buyurdu ki: "Azabıma dilediğimi çarptırırım. Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. Ben onu; sakınıp korunanlara, zekâtı verenlere, ayetlerimize inananlara yazacağım. (A'raf, 156)
Hac Suresi 60. Ayet
İşte böyle. Kim uğratıldığı cezanın aynısıyla ceza edip de zulüm ve saldırganlığa uğrarsa, Allah ona mutlaka yardım edecektir. Allah, elbette ki Afüvv'dür, Gafûr'dur. (Hac, 60)
Hac Suresi 65. Ayet
Görmedin mi, Allah yeryüzündekileri ve denizde O'nun emriyle akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi. O'nun izni olmaksızın yerkürenin üstüne düşmemesi için göğü O tutuyor. Allah, insanlara karşı elbette Raûf, Rahîm'dir, (Hac, 65)
Ahzâb Suresi 24. Ayet
Çünkü Allah, doğru sözlülere doğruluklarının karşılığını verecek. İkiyüzlülere de dilerse azap edecek. Belki de onlara tövbe nasip edecek. Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir. (Ahzâb, 24)
Zümer Suresi 53. Ayet
De ki: "Ey öz benlikleri aleyhine sınırı aşan/aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Allah, günahları tümden affeder. Çünkü O, mutlak Gafûr, mutlak Rahîm'dir. (Zümer, 53)
Hucurât Suresi 12. Ayet
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱجْتَنِبُوا۟ كَثِيرًا مِّنَ ٱلظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ ٱلظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا۟ وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ إِنَّ ٱللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-ctenibû keśîran mine-zzanni inne ba’da-zzanni iśm(un) velâ tecessesû velâ yaġteb ba’dukum ba’dâ(an) eyuhibbu ehadukum en ye/kule lahme eḣîhi meyten fekerihtumûh(u) vettekû(A)llâh(e) inna(A)llâhe tevvâbun rahîm(un)Ey iman edenler! Zandan çok sakının! Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Sinsi casuslar gibi ayıp aramayın! Gıybet ederek biriniz ötekini arkasından çekiştirmesin! Sizden biri, ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Bakın bundan iğrendiniz. Allah'tan sakının! Hiç kuşkusuz, Allah tövbeleri çok kabul eden, rahmeti sonsuz olandır. (Hucurât, 12)
Affının ve rahmetinin genişliği, O'nun huzurunda ümitsizliğe yer bırakmaz. Ümitsizliği yasaklamaktadır.
Ne var ki, şirk, bir günah değil de O'na düşmanlık olduğu için şirk içinde ölüp gidenleri affetmeyecektir.
Tevbe Suresi 114. Ayet
İbrahim'in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun Allah düşmanı olduğu kendisi için açıklık kazanınca, ondan uzaklaştı. Şu bir gerçek ki, İbrahim başkaları için gamlanıp ah eden ince yürekli, yumuşak bir insandı/tam bir evvâhtı. (Tevbe, 114)
Nisa suresi 48 ve 116. ayetler bu kuralın ifadesidir:
Şu bir gerçek ki, Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, bunun dışında kalanı/bundan az olanı dilediği kişi için affeder. Allah'a şirk koşan, gerçekten büyük bir günah işlemiştir. (Nisa, 48)
Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez ama bunun dışında kalanı/bundan az olanı dilediği kişi için affeder. Allah'a şirk koşan, dönüşü olmayan bir sapıklığa dalıp gitmiştir. (Nisa, 116)
5. Bazı seçkin hizmetlerin sahiplerine, "yoktan varedilenlerden yeni sentezler yapma" anlamında "yaratıcılık vasfı vermektedir:
Önce şunu bilelim: Müminûn suresi 14. Ayet, birden fazla yaratıcıdan söz ediyor;
Sonra o damlacığı bir embriyo halinde yarattık, sonra o embriyoyu bir et parçası halinde yarattık, sonra o et parçasını bir kemik halinde yarattık ve nihayet o kemiğe de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka yaratılışta yeniden kurduk. Yaratıcıların en güzeli Allah'ın kudret ve sanatı ne yücedir! (Müminûn, 14)
Bu "ikincil yaratıcılık" nedir ?
Kur'an'ın bir başka beyanı bize bu konuda ışık tutabilir: Kur'an, birkaç kez, "Allah'ın yardımcılarından ve O'na yardım etmekten söz ediyor".
Hac Suresi 40. Ayet
Onlar sırf, "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah'ın adı çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler her halde yerle bir edilirdi. Allah, kendisine yardım edene elbette yardım eder. Allah elbette Kavî, Azîz'dir. (Hac, 40)
Muhammed Suresi 7. Ayet
Ey iman sahipleri! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır. (Muhammed, 7)
Şaşmaz gerçeği Allah bilir ama Allah'a yardım anlamına alınacak büyük işler başaranlar, biraz önce değindiğimiz yaratıcılığa mazhar olanlardır denebilir. Bu konuda, belkide bütün zamanların en güzel teolojik açıklamasını, 20. yüzyılın dahi ilahiyatçısı Paul Tillich (ölm. 1965) yapmıştır diye düşünmekteyiz. Şöyle diyor:
"Eğer yaratıcılıkla kastedilen, yeniyi varlık alanına sürmekse insan her yönden yaratıcıdır: Kendisi açısından, dünya açısından, eşya ve kavramlar açısından... Ama eğer yaratıcılıkla kastedilen henüz varolmayan şeyin varlık alanına sürülmesi ise tanrısal ve beşerî yaratıcılıklar kesin çizgilerle farklılaşır. İnsan, elindeki malzemeyle, o malzemelerden tamamen farklı sentezler yaratabilir. Bu anlamda bir yaratma, esasında bir dönüştürmedir. Tanrı ise gelişmeye müsait yeni sentezlerin malzemesi olacak varlıkları yaratır. Tanrı, insanı yaratır ve ona hem kendini hem de yaşadığı dünyayı yeni biçimlere sokacak dönüşümleri sağlama imkanı verir. İnsan, sadece kendine verilen malzemeyi dönüştürme anlamında yaratıcıdır. Başka bir deyişle, Tanrı birinci derecede ve asli anlamda Yaratıcı'dır; insan ise ikincil varoluş anlamında bir yaratıcıdır." (Tillich, Systematic Theology, 1/256)
6. Meleklerden ve insanlardan elçiler seçer:
Allah, melekler diye andığı gözle görülmez kuvvetlerden, tabiat kuvvetlerinden ve nihayet insanlar arasından elçiler seçmektedir. Bu seçim, bir ıstıfa ile yani seleksiyonla yapılmaktadır. Yani elçiler, her varlık kategorisinin en mütekamilinden seçilmektedir. Bu noktada temel ilkeyi koyan ayet şöyle demektedir:
Hac Suresi 75. Ayet
Allah, meleklerden de resuller seçer, insanlardan da. Şüphesiz ki, Allah Semî' ve Basîr'dir. (Hac, 75)
Mesela rüzgârların risalet yani elçilik görevi yaptıkları bildiriliyor. Bu elçileriyle birlikte yürüttüğü işleri anarken "ben" yerine "biz" demektedir. Bu onları tâzim içindir. Bunlar O'nun ortağı değil, emir erleridir. Ancak O, yine kendi ifadesiyle "yardımcıları" olarak gördüğü emir erlerini şereflendirmek için onları kendisiyle ve kendisini onlarla birlikte anarak "biz" tabirini kullanıyor.
Kur'an, Cenabı Hakk'ı konuşturduğu birçok yerde, Yaratıcı'ya "Ben" dedirtmesi beklendiği halde "Biz" dedirtmektedir. Örneğin Kaf Suresi 16. ayette insana şah damarından daha yakın olduğunu söyleyenlen Yüce Yaratıcı "Ben" dememiş, "Biz" demiştir. Bunun sebebi ve hikmeti nedir ?
Kur'an, şirki, yani Allah'a sayıda veya tasarrufta ortak koşmayı en büyük düşman ilan eden bir kitaptır. Hal böyle iken, neden Cenabı hak birçok yerde, özellikle yapıp etmelerini ifadeye koyarken "Ben" yerine "Biz" demektedir ?
Bizim bu olgudan çıkardığımız sonuç şudur: Allah, Fâtır'ı, Haalik'i, Musavvir'i, Bedî'i (yaratıcısı, şekil ve suret vericisi, güzelliklerle donatıcısı) olduğu ve Muhît (kuşatmış) bulunduğu evrenin ve tabiatın kudret, sistem ve tezahürlerini kendisiyle birlikte anarak onları şereflendirmekte ve insanın bunun farkına varmasını, varlık ve tabiatla münasebetlerini Yaratıcısı ile münasebetleri cümlesinden bilmesini istemektedir.
Yaratıcı sistemin nasıl işlediğini gösteren bir örnek alalım:
Allah'ın isim-sıfatlarından biri de Haalik'tir. Yaratıcı demek. Allah, insanın yaratılma işini şöyle tamamladığını ifade ediyor: Topraktan, meniye geçirerek, meniden rahme göndererek, ardından da rahimde ona şekil ve suret vererek varlığı kıvamına ulaştırıyor.
Kur'an'ın insan-Tanrı-doğa üçlüsünü nasıl kucaklaştırdığını ve bu kucaklaştırmayı tanıtırken Yüce Yaratıcı'nın 'ben' yerine 'biz' diye konuştuğunu ibretle izleyelim:
Hac Suresi 5. Ayet
Ey insanlar! Ölümden sonra dirilme konusunda kuşku içinde olabilirsiniz. Ama şu bir gerçek ki, biz sizi bir topraktan, sonra bir spermden, sonra bir embriyodan/döllenmiş bir karışımdan, sonra ne olduğu kısmen belirli, kısmen belirsiz bir et parçasından yarattık ki, size açık-seçik beyanda bulunalım. Ve sizi rahimlerde, belirlenen bir süreye kadar dilediğimiz şekilde bekletiyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz. Daha sonra da tam kuvvetinize ulaşmanızı sağlıyoruz. Bununla birlikte içinizden bir kısmı öldürülüyor, yine içinizden bir kısmı ilimden sonra bir şey bilmesin diye ömrün en basit ve düşük noktasına geri gönderiliyor. Yeryüzünü de sönmüş kül halinde görürsün. Nihayet onun üzerine suyu indirdiğimizde titrer, kabarır ve her güzel/bereketli çiftten bir şeyler bitirir. (Hac, 5)
Bu aşamalarda devreye, topraktan meniye, kana, yiyeceklere, ete, süte kadar birçok doğa ve çevre unsuru girmektedir. Yani bir yaratıcı eylem, Yaratıcı'nın isim ve sıfatlarının her birinin tabiatta bir yansıma bulmasıyla birçok aşamada gerçekleşiyor.
Yaratıcı irade açısından yaratma fiili bir "ol" emri kadar zaman alan bir anlık bir iş ise de matematik-astronomik zamana bağlı insan idraki için her yaratma fiili birden çok aşamanın birbirini izlediği bir süreçtir.
Hemen ekleyelim ki, zaman kelimesi Kur'an'da geçmez.
Dikkat edilsin: Yukarıda verdiğimiz ve ekolojik idrakin metafizik zeminini tespitte son derece önemli bulduğumuz Hac. Suresi 5. ayette anlatılmak istenen, yaratıcı'nın bir eylemidir. Yaratıcı bu eylemini anlatırken söze "biz" diye başlıyor. Ardından, bu yaratma ve donatma eyleminde istihdam edilen toprak, meni, kan, et, su, hava... gibi doğa unsurlarını, kendi eyleminde pay sahibi göstererek onları onurlandırıyor. Ve bunu insana anlatıyor. İnsanın buradan ders çıkarmasını istiyor.
Allah bile tabiat ve doğal sistemlerle münasebetini böyle kurar ve böyle açıklarken insan kim oluyor da doğayı "barbar iştahlarının" tatmin aracı görerek egoistçe horluyor, kirletiyor, tâciz ve tahrip ediyor ?!
Kur'an, bu aşamaların Allah tarafından ifade edilemsinde "ben" yerine "biz" demeyi tercih ediyor. Sebep şudur: O aşamalarda devreye giren, başka bir deyişle, Yaratıcı'nın emrini yerine getiren varlıklar, planlar, sistemler bizzat Yaratıcı, tarafından dikkate alınmakta ve Yaratıcı, onları kendisiyle birlikte anarak, muhatabı olan insanı bu beraberliği fark etmeye çağırmaktadır.
Demek ki Kur'an, şirk kokusu çıkmasın diye, dolaylı ve tevhit ilkesiyle barışık bir ifade kullanarak şunu demek istiyor: Allah, insana şahdamarından daha yakındır demek "insanın Allah ile beraberliğinin esası, tabiatla kaynaşma ve birliktelikten ibarettir demektir". Bunun zorunlu sonucu şudur:
İnsan, tabiatı tâciz ettiğinde Allah'ı tâciz etmekte, tabiattan koptuğunda Allah'tan kopmakta, tabiata gaddar egoistçe yaklaştığında Allah'a karşı gaddarlık ve egoistlik yapmış olmaktadır.
Kur'an'ın, sık sık kullandığı "Allah'ın ayetlerine karşı mücadele" veya "Allah'ın ayetlerini nankörlükle örtmek" işte budur. Geleneksel dinciliğin sandığı gibi, sadece Kur'an ayetlerini yalanlamak veya onlara iman etmemek değildir. İşin bu yanı, Kur'an'ın esas aldığı bütünün küçük bir parçasıdır.
Allah'ın kendisinden söz ederken "ben" yerine "biz" demesi meslesinde başka bir izah tarzı mümkün görülmüyor. Akla gelen öteki izah, paganist bir izah olmak zorundadır. Temel mücadelesi şirke karşı olan bir kitaba, o izahı yakın tutmak söz konusu edilemeyeceğine göre, bizim getirdiğimiz, "varlık ve tabiatla beraberlik izahı" tek geçerli yol olarak kalıyor.
7. Her şeyi bir ölçüye bağlamıştır, tesadüfle iş görmez:
Bu konunun ayrıntıları burada, Sünnetullah ve Kader maddelerinde verilmiştir. Burada, sistematik gereği birkaç satırlık bir bilgi verilecektir.
Kur'an'a göre, yaratılış, varlık ve oluşta her şey bir ölçüye, ahenge bağlanmıştır. "Ölçü ve ahenge bağlılık" Kur'an'da kader kelimesiyle ve o kökten gelen diğer tabirlerle ifade edilir. Yine, değişmez tabiat ve yaratılış yasaları anlamında sünnetullah tabiri de kullanılmakta ve sünnetullahın asla değişmeyeceği bildirilmektedir.
Bu beyyinelerle önümüze konan kader kavramının temel amacı, insanın fiilerinin belirlenmiş olduğunu değil, varlık ve oluşta keyfilik ve rastlantının bulunmadığını göstermektedir.
Allah'ın isim-sıfatlarından olan ve Kur'an'da 39 yerde geçen Kadîr ile 7 yerde geçen Kaadir sözcükleri de kaderle aynı kökten kelimelerdir. İkisinin de sözlük anlamı "her şeyi kudretiyle belirleyen, ölçüye bağlayan" demektir. Yine Allah'ın isim-sıfatlarından biri olan ve Kur'an'da 3 yerde geçen Muktedir sözcüğü de kaderle aynı kökten olup "kudretiyle her şeyi bir ölçüye bağlı olarak çekip çeviren" demektir.
Allah; varlık, iş ve oluşa ilişkin yasaları hem bilir, hem belirler; Allah, insanın fiilerine ilişkin sonuçları da bilir ama belirlemez. Bilmesi O'nun tanrılığının bir gereği olduğu gibi, sonuçları belirlememesi de tanrılığın bir gereğidir. Fiilerimizin sonuçlarını bilmekle kalmayıp aynı zamanda belirlerse bu bizi sorumlu tutmamasını gerektirir. Hem belirler hem sorumlu tutarsa bu zulüm olur. Oysaki Allah zulümden arınmıştır.
Kısacası, değişmez kanunlar ve olgular anlamında kader varlık ve tabiatın yasalarıdır ki bunlara uymak ve hayatımızı bunlara göre düzenlemek bizim için zorunluluktur.
Yunus Suresi 64. Ayet
Dünya hayatında da âhirette de müjde vardır onlara. Allah'ın kelimelerinde değişme/değiştirme olmaz. İşte budur o büyük kurtuluş. (Yunus, 64)
Fatır Suresi 43. Ayet
Yeryüzünde kibirlendi ve kötülük tezgâhladılar. Oysaki tezgâhlanan kötülük, sahibinden başkasını kuşatmaz. Öncekilerin başına gelenlerden başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın yol ve yönteminde değişme asla bulamazsın! Allah'ın yol ve yönteminde döneklik de bulamazsın! (Fatır, 43)
Fetih Suresi 23. Ayet
Bu, Allah'ın öteden beri işleyip duran yolu-yöntemidir. Allah'ın yol ve yönteminde hiçbir değişme bulamazsın. (Fetih, 23)
8. Emriyle iradesi farklı olabilir:
Emredince emrettiği mutlaka olur. Ama bazen irade ettiği halde emretmemekte, insanın özgür iradesine bırakmaktadır.
Mesela, Kasas Suresi 5. ayette, ezilenlerin başarılı olmasını irade etmekte ama emretmemektedir. İnsanın çalışanıyla çalışmayanını görmek ve ayırmak istiyor. Koyduğu yasalar gereği, emrinin aksine çalışanları da başarılı kılıyor. İnsanın çalışması, O'nun hem emrine hem de iradesine uygunsa bundan büyük mutluluk duyuyor ama adaletinin bir gereği olarak, koyduğu yasalara uygun hareket eden "emre aykırı faaliyetleri" de amacına vardırıyor. Şunu demek istiyor: Kimin ne olduğunu, ne kadar gayret gösterdiğini görmek istiyorum.
Kasas Suresi 5. Ayet
Ve biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara bağışta bulunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim. (Kasas, 5)
Ankebut Suresi 3. Ayet
Yemin olsun ki biz, onlardan öncekileri de fitne yoluyla denemişizdir. Allah, özüyle sözü bir olanları elbette bilecektir. Ve O, yalancıları da elbette bilecektir. (Ankebut, 3)
Ankebut Suresi 11. Ayet
Allah iman edenleri elbette bilecektir. Ve münafık olanları da elbette bilecektir. (Ankebut, 11)
Muhammed Suresi 4. Ayet
Küfre batmışlarla burun buruna geldiğinizde, boyunlar vurulur. Nihayet onları bastırıp sindirdiğinizde, antlaşma bağını sıkı bağlayın. Artık bundan sonrası ya bir bağışlama ya bir fidyedir. Nihayet, harp, ağırlıklarını yere bırakır. İşte böyle! Eğer Allah dileseydi, onlardan öc alırdı. Ama kiminizi kiminizle denemek için böyledir. Allah yolunda öldürülenlerin amelleri asla göz ardı edilmeyecektir. (Muhammed, 4)
Dış eylemler de her şeyi ifade etmemektedir. Allah kalpleri de imtihan etmektedir. Fotoğraf yetmez.
Hucurât Suresi 3. Ayet
Allah resulünün huzurunda seslerini alçaltanlar var ya, onlar Allah'ın, gönüllerini takva için imtihan ettiği kişilerdir. Bir bağışlanma vardır onlar için, bir büyük ödül vardır. (Hucurât, 3)
O, O'na gerçekte kim hizmet ediyor, yardım ediyor onu perdenin arkasından dikkatle izliyor. Perdenin arkası önemli O'nun için.
Hadîd Suresi 25. Ayet
Yemin olsun, biz, resullerimizi açık-seçik delillerle gönderdik ve onlarla birlikte Kitap'ı ve ölçüyü de indirdik ki, insanlar adaleti ayakta tutsunlar/adaletle doğrulsunlar. Ve demiri de indirdik. Onda zorlu bir kuvvet ve insanlar için birçok yarar vardır. Allah bu sayede, kendisine ve resullerine, gayba inanarak kimin yardım edeceğini bilecektir. Allah Kavî'dir, Azîz'dir. (Hadîd, 25)
Ama sonuçta O'nun resulleri galip gelecektir. Bu onun yeminli vaadidir.
Mücâdile Suresi 21. Ayet
Allah, "Ben ve resullerim mutlaka galip geleceğiz!" diye yazmıştır. Allah çok güçlüdür, Azîz'dir. (Mücâdile, 21)
9. Mekan tutmaz:
Bunu, "bütün mekânları kuşatan bir Rabbdir" diye de ifade edebiliriz. Anlatılmak istenen şudur:
Kur'an'ın tanıttığı Allah, ne ibadet için ne de diyalog için mekân arar. Bir kere, insana şahdamarından daha yakın olduğu için insan bakımından Allah'la diyaloga, O'na ibadete mekân gerekmez. İnsan dışındaki varlıklar açısından baktığımızda durum şudur: "O, her yanda vardır" demek yetmez; "Her yanda O vardır" demek gerekir. Nereye dönersen orada O'nu görebilmen gerekir. Göremiyorsan, bu O'nun değil, senin noksanlığındır.
Bakara Suresi 115. Ayet
Doğu da batı da yalnız Allah'ındır! O halde, nereye dönerseniz orada Allah'ın yüzü vardır. Allah Vâsi'dir, sürekli genişler/varlığı sürekli genişletir; Alîm'dir, her şeyi en iyi bilendir. (Bakara, 115)
10. Haram para istifleyenlere harp ilan eder:
Kur'an, "harp" kelimesini doğrudan kullanarak, emek karşılığı olmayan mal artışı peşinde olanları "Allah ve Peygamber'in savaş açtığı kişiler" olarak tanıtmaktadır.
İbadet eksiği olan herhangi bir insan için böyle bir tehdit yoktur.
Şunu da bir Kur'an nüktesi olarak ekleyelim:
Harp kelimesinin kullanıldığı dört yerin birinde de Yahudilerin "harp ateşini yakmaları" dile getirilmiştir. Zaten, harp ateşini yakmakla "emeksiz para kazanmak" arasında ezelî-ebedî bir bağ vardır. Mâun suresi, işte bunun içindir ki mal tutkusuyla kamunun haklarına musallat olanları, namaz-niyazlarına rağmen dini inkârla suçlamıştır. Bakara Suresi 279. ayeti dikkate alarak Mâun ihlali yapan suçluların, delâlet yoluyla, Allah'la savaşmakta olan bedbahtlar olduğunu söyleyebiliriz.
Bakara suresinin 278 - 279. ayetleri, emeklerinin karşılığı olmayan paraları ceplerine indirenlerin Allah ve Peygamber'le savaşmakta olduklarını şöyle ifade ediyor:
Ey iman sahipleri, Allah'tan korkun. Ve eğer inanıyorsanız ribadan geri kalanı bırakın. Eğer bunu yapmazsanız, Allah ve resulünden bir harp ilanını duymuş olun. Tövbe ederseniz, mallarınızın esasları/ana paralarınız sizindir; ne zulmeden olursunuz ne de zulme uğratılan. (Bakara, 278-279)
Maide Suresi 64. Ayet
Yahudiler dediler ki: "Allah'ın eli bağlıdır." Kendi elleri bağlandı/elleri bağlanasıcalar! Söylemiş oldukları yüzünden lanetlendiler. Söylediklerinin aksine, Allah'ın iki eli de alabildiğine açıktır; dilediği gibi bağışta bulunur. İnan olsun ki, Rabbinden sana indirilen, küfür ve taşkınlık yönünden onları iyice azdıracaktır. Onların arasına, ta kıyamet gününe kadar düşmanlık ve nefret atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yaksalar, Allah onu söndürür de onlar yeryüzünde yine bozgunculuğa koşarlar. Ama Allah, bozguncuları sevmez. (Maide, 64)
Ayette, ribadan gelen mal ve paranın bırakılması istenmektedir. Riba, Râgıb-ı Isfahanî'nin ifadesiyle "kapitaldeki her türlü haksız artıştır". Faizde bunun türlerinden biridir. O halde, Bakara suresi 279. ayete göre, parasında herhangi bir haksız artışa sebebiyet verenler, Allah'a ve Peygamber'e harp açtıklarını bilmelidirler. Bu demektir ki, emeğinin karşılığı olmayan mala ve paraya sahip olanlar, Allah'ın düşmanıdır. Allah'ın düşman ilan ettiği kişiler veya ekipler namaz kılsalar/ibadet etseler ne, kılmasalar ne ! Şu kadar kılsalar ne, bu kadar kılsalar ne !
11. Yaratması devam etmektedir:
Dünya küçülürken evren büyümektedir. Evrende yeni yeni galaksiler keşfedilmekte, bildiğimiz evren sürekli büyümektedir.
Evrenin ve yaratılışın/yaratılmışların sürekli büyümekte/artmakta olduğu yolundaki anlayış Kur'an'ın açıkça ifade ettiği gerçeklerden biridir. Evrendeki büyüme, doğrudan doğruya Zâtı İlahî'ye nispet edilerek, onun bir faaliyeti olarak verilmiştir. Şöyle diyor Kur'an:
Fâtır Suresi 1. Ayet
Hamt, Fâtır olan Allah'adır; gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan O'dur. Yaratışta/yaratılmışlarda dilediğini artırır O. Hiç kuşkusuz, Allah her şeye gücü yetendir. (Fâtır, 1)
Kur'an düşüncesinin en önemli noktalarından biri, bu ayette ifadeye konulmuştur. Ayetin Fâtır yani yaratıcı anlamını taşıyan bir sürede verilmesi de ilginçtir. Aynı gerçek, Nahl suresi 8. ayette bazı hayvanlar sayıldıktan sonra şu şekilde dile getirilmiştir:
Nahl Suresi 8. Ayet
Hem binesiniz diye hem de bir süs olarak atları, katırları, eşekleri de yarattı. Ve bilemeyeceğiniz daha neler yaratır O... (Nahl, 8)
Cenabı Hak, yaratıştaki artırmayı yani yeni türler ortaya çıkarmayı hayvanlar aleminde de sürdürmektedir. Bir yandan yeni varlık planları, galaksiler oluşurken bir yandan da yeni varlık türleri, yeni canlılar oluşmaktadır. İnsanlık bu gerçeği Kur'an'ın inişinden 1400 yıl sonra, yeni yeni fark etmeye başlamıştır. Yasîn suresi 36. ayette, Allah'ın, insanın bilmediği nice çiftler yarattığı dile getirilerek, evrende yeni yeni zıt kutup alanlarının oluşturulduğuna dikkat çekilmiştir. Zâriyât suresi 47. ayette, konuya daha ileri planlarda bakılmış ve şöyle buyurulmuştur:
Göğe gelince, onu biz ellerimizle kurduk. Hiç kuşkusuz, biz, genişleticileriz. (Zâriyât, 47)
Burada kullanılan "mûsîûn, mûsî" (genişletici) kelimesinin çoğuludur.Geleneksel müfessirlerin bu kelimeyi, "Biz güçlüyüz" anlamınada değerlendirmeleri, üzerinde olduğumuz Kur'ansal inceliği örselemiştir.
Kur'an'ın tanıttığı varlık ve kâinat sonsuz değildir. Oluş bir süreç halinde hala yeni varlıklar, boyutlar ve imkanlar ortaya çıkarmaya devam etmektedir. Varlığın bağrında yeni oluş ve imkanlara sürekli vücut veren yaratıcı bir rüya saklıdır. Kur'an'ın tanıttığı evren her şeyi olup bitmiş, defteri dürülmüş hikayesi noktalanmış bir kütle, bir eşya yığını değildir. O, hep yenilenmekte ve sürekli olmaktadır. Bu yenileme ve oluşta, başka bir ifadeyle bu süreçte, Yaratıcı, oluşun bizzat içindedir. Zâriyât suresi'ndeki ayet bu noktayı da Kur'an'a özgü bir kelam harikasıyla vermiştir. Orada şöyle denmektedir:
"Gökleri biz ellerimizle kurduk."
Müfessirler bu kelimeyi de kuvvet anlamında değerlendirerek bir Kur'an'sal inceliği daha heder etmişlerdir. Oysaki ayette, ellerimizle beyanının eklenmesi farklı bir gerçeğe dikkat çekmektedir. O gerçek, Yaratıcı'nın sürecin-faaliyetin bizzat içinde olduğu gerçeğidir.
Kur'ansal düşüncenin son yüzyıllarda yetişen en büyük temsilcisi Pakistanlı şair-düşünür Muhammed İkbal (ölm. 1938), şuraya kadar verdiğimiz gerçeği ilk farkeden düşünür olmuştur.
Yaratış fiilininin devamı, yeni "şeyler" yaratmanın yanı sıra eski yaratılmışların yenilenmesi şeklinde de olmaktadır. Yunus suresi 34. ayet, Ankebût suresi 19. ayet ve Rum suresi 11. ayetlerde şöyle deniyor:
De ki: "Ortak tuttuklarınız içinde, yaratışa başlayan, sonra, yarattığını çevirip bir daha yaratan kim var?" De ki: "Allah! Yaratışı başlatır, sonra onu çevirip yeniden yaratır. O halde nasıl oluyor da başka bir yöne döndürülüyorsunuz?" (Yunus, 34)
Hiç görmediler mi, Allah, yaratmayı nasıl başlatıyor, sonra onu tekrarlıyor/yeni baştan yapıyor. Kuşkusuz bu, Allah için çok kolaydır. (Ankebût, 19)
Allah yaratışa başlar, sonra onu varlık alanından çekip tekrar yaratır. En sonunda O'na döndürülürsünüz. (Rum, 11)
12. Mülkünde ortak kabul etmez:
Bir Kur'an terimi olarak mülk mülkiyet ve saltanatı aynı anda ifade etmektedir. Ve Kur'an, onlarca ayetinde bu anlamda olmak üzere mülkün münhasıran (özellikle) Allah'a ait olduğunu bildirmektedir. Bu, yine Kur'an'ın tabiriyle, halk (yaratış) kadar emrin (hayatı çekip çevirmenin) de Allah'ın tekelinde olduğunun ifadesidir. Yani Kur'an'ın Tanrı'sı, bazı filozofların Tanrı anlamında kullandıkları "ilk muharrik" (ilk hareketi sağlayan) kuvvetten tamamen farklı bir kudrettir.
Bu konuda ayrıntılar için burada, Mülk maddesine bakılmalıdır.
13. Aklını işletmeyenlerle iman etmeyenler üstüne pislik indirir:
Kur'an, gündem yaptığı hiçbir günah ve hata için böyle bir cezalandırma öngörmemiştir. Tanrı tarafından üstlerine pislik atılanlar, imansızlarla aklı işletmeyenler (akla sahip olmayanlar değil) olarak belirlenmiştir. En'am suresi 125 ile Yunus suresi 100. ayetleri açık konuşuyor:
En'am Suresi 125. Ayet
Allah, iyiye ve güzele götürmek istediğinin göğsünü İslam'a açar. Saptırmak dilediğinin de göğsünü öylesine daraltıp tıkar ki, o, göğe yükseliyormuş gibi olur. Allah, iman etmeyenler üzerine pisliği işte böyle atıverir. (En'am, 125)
Yunus Suresi 99-103. Ayetler
Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların tümü toplu halde mutlaka iman ederlerdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın! Allah'ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır. De ki: "Göklerde ve yerde neler var/neler oluyor, bir bakın!" O ayetler ve uyarılar iman etmeyen bir toplumun hiçbir işine yaramaz. Onlar, sırf kendilerinden önce gelip geçenlerin günleri gibisini bekliyorlar. De ki: "Bekleyin! Sizinle beraber ben de bekleyenlerdenim." Sonunda biz, resullerimizi ve iman edenleri kurtarıyoruz. İşte böyledir. Üzerimize bir borç olarak, inananları kurtarırız. (Yunus, 99-103)
14. İnsana her şeyden yakındır:
Bu tanrısal faaliyeti ilkeleştiren temel ayet Kaf suresi 16. ayettir.
"Biz, insana şahdamarından daha yakınız."
Şu ayet de bu tanrısal faaliyeti pekştirirci bir beyandır:
Görmez misin ki Allah, göklerde olanları da yeryüzünde olanları da bilir. Üç kişi, aralarında fısıldaşmaya görsün, dördüncüleri O'dur; beş kişi fısıldaşmaya görsün altıncıları O'dur. Bundan az da olsalar çok da olsalar, O mutlaka onlarla beraberdir; nerede bulunurlarsa bulunsunlar. Sonra onlara, yapıp ettiklerini kıyamet günü haber verecektir. Allah her şeyi bilmektedir. (Mücâdile, 7)
Bu faaliyet iki boyutlu bir anlam taşır:
a) Allah'ın insana yakınlığı, diğer varlıkların insana gösteremeyecekleri bir yakınlıktır,
b) Allah'ın insana yakınlığı, O'nun diğer varlıklardan hiçbirine göstermediği bir yakınlıktır.
Gözünüzü açıp kendinize gelin! Arı-duru din yalnız ve yalnız Allah'ındır! O'nun yanında birilerini daha veliler edinerek, "Biz onlara, bizi Allah'a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk etmiyoruz." diyenlere gelince, hiç kuşkusuz, Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü verecektir. Şu bir gerçek ki, Allah, yalancı ve nankör kişiyi iyiye ve güzele kılavuzlamaz. (Zümer, 3)
Allah, böylece, insanla kendisi arasında herhangi bir yakınlaştırıcıya, aracıya gerek kalmadığını bildirmektedir. Çünkü insanla Allah münasebetinde "ara" yoktur ki, aracıya ihtiyaç duyulsun. İnsan-Allah diyalog ve ilişkisinde ara ve aracı kavramları şirkin kavramlarıdır. Kur'an bu kavramları, Zümer suresi 3. ayette birer şirk unsuru olarak eleştiriyor.
15. Temel düşmanı zalimler ve zulümdür:
Kur'an, bir tek düşman göstermektedir: Kavram olarak zulüm, kişi olarak zalim. İlke son derece açıktır:
Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla çarpışın. Eğer çarpışmaktan vazgeçerlerse artık zulme sapanlardan başkasına düşmanlık edilmez. (Bakara, 193)
Şirk bile, bir zulüm olduğu için düşman ilan edilmiştir. Bunun bir anlamı da şudur: Kur'an, inanç yüzünden düşmanlık ve savaşa izin vermez. Zulüm ve tasallutta bulunmamış yabancı inanç sahiplerine savaş açmak şöyle dursun, onlara iyilik yapılması bile teşvik edilmiştir:
إِنَّمَا يَنْهَىٰكُمُ ٱللَّهُ عَنِ ٱلَّذِينَ قَٰتَلُوكُمْ فِى ٱلدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَٰرِكُمْ وَظَٰهَرُوا۟ عَلَىٰٓ إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلظَّٰلِمُونَ
Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Allah, adaleti ayakta tutanları sever. Allah sizi; ancak din hakkında sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran, çıkarılmanıza yardım eden kimselerle dost olmaktan yasaklar. Böyleleriyle dost olanlar, zalimlerin ta kendileridir. (Mümtehine, 8-9)
Demek ki, kavganın sebebi ve gerkçesi, inanç ve toprağa tasallut yani zulüm olacaktır, başka inançta olmak değil.
Kavga ve düşmanlık, zulüm yüzündendir, öyle olmalıdır. Başkalarına din kabul ettirmek için yapılan savaş Kur'an'ın onaylayacağı bir savaş değildir. Savaş, vücudu tek, başı iki tane olan zulme karşı verilecektir. Zulmün bir tek vücudu, iki başı var. Bu başlardan birincisi despotizm ve ceberût yani hakları ihlal, ikincisi şirktir. Şirkin en kahpe ve zararlı olanı da riyakârlıktır. Riyakârlığın dış kimliği çok çeşitli olabilir, hatta Müslüman da olabilir. Nitekim, Mâun sresi mücrimleri namazlı-niyazlı müşrikleridr. Riyaya bulaştıkları için namazları onları müşrik ve melûn olmaktan kurtaramamıştır. Bu konuda ayrıntılar için Prof. Dr. Yaşar Nuri ÜZTÜRK'ün kaleme aldığı "Maûn Suresi" adlı eser okunabilir.
O halde Kur'an mümini, mesela kendi dininin nüfus kağıdını taşıyan bir örtülü müşrike karşı kavga verecektir ama, başka bir dinin kimliğini taşıyan ama zulme (hak ihlali ve şirke) bulaşmayan birine karşı kavga vermeyecektir.
16. Hiç kimseye zulmetmez:
İnsan hayatı zulümlerle, dünya zalimlerle doludur. Kur'an dininin biricik düşmanı da zulüm ve zalimdir. Düşman hedef ilan edilen şirk de bir zulümdür. Hem de büyük bir zulümdür.
Hani, Lukman, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: "Oğulcuğum, Allah'a ortak koşma! Çünkü Allah'a ortak koşmak, gerçekten büyük bir zulümdür." (Lukman, 13)
İnsanlık tarihi, özellikle dinler çevresinde oluşan tarih, bir anlamda da zulümlerle mücadelenin tarihidir. Ne var ki, bu zulümlerin hiçbiri Allah'ın iradesinin ve eyleminin eseri değildir. Zulümlerin tümü insan elinin eseridir.
İnsanların ellerinin kazanmış oldukları yüzünden denizde ve karada bozgun çıktı. Allah onlara, yaptıklarının bir kısmını tattırıyor ki geri dönebilsinler. ( Rum, 41)
Size gelip çatan her musibet ellerinizin kazandığı yüzündendir. Allah birçoklarını da affediyor. (Şûra, 30)
İnsanın maruz kaldığı zulümlerin tümü, bizzat insanın üretimidir.
"İşte bu, ellerinizin önden gönderdiği şeyler yüzündendir. Allah, kullara asla zulmetmez." (Enfal, 51)
Gelmedi mi onlara kendilerinden öncekilerin haberi: Nûh kavminin, Âd'ın, Semûd'un, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altı üstüne gelmiş kentlerin. Resulleri onlara açık-seçik ayetler getirmişti. Allah onlara zulmediyor değildi; aksine, öz benliklerine onlar zulmediyorlardı. (Tevbe, 70)
Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Ama insanlar öz benliklerine zulmediyorlar. (Yunus, 44)
Her birini kendi günahı ile yakaladık. Bazılarının üstüne taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Bir kısmını, o korkunç titreşimli ses yakaladı. Onlardan, yere batırdıklarımız da oldu. Bazılarını da boğduk. Allah onlara zulmedecek değildi. Fakat onlar kendi benliklerine zulmediyorlardı. (Ankebut, 40)
Yeryüzünde dolaşıp bir bakmıyorlar mı ki, nasıl oldu kendilerinden öncekilerin sonu? Onlar kuvvet yönünden bunlardan daha ağır ve baskındılar. Toprağı eşip deşip didik didik etmişlerdi. Ve yeryüzünü, bunların imar ettiklerinden çok daha fazla imar etmişlerdi. Ve resulleri onlara açık-seçik deliller getirmişti. O halde, Allah onlara zulmediyor değildi. Doğrusu, onlardı öz benliklerine zulmedip duranlar. (Rum, 9)
Her biri için onu önünden ve arkasından izleyen gözcüler vardır ki, kendisini Allah'ın emrine bağlı olarak koruyup denetlerler. Gerçek şu ki Allah, bir toplumun mâruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindekini/birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur. Ve onlar için Allah'ın berisinden koruyucu bir dost da olamaz. (Ra'd, 11)
Allah kime hidayet verirse doğru olan yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, böyleleri için O'nun dışında dostlar bulamazsın. Kıyamet günü böylelerini kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzleri üstüne sürerek haşrederiz. Varacakları yer cehennemdir ki, alevi dindikçe kızgın ateşini körükleyiveririz. (İsra, 97)
Güneş'i görüyorsun: Doğduğu vakit mağaralarından sağ tarafa kayar, battığı vakit ise onları sol tarafa doğru makaslayıp geçer. Böylece onlar mağaranın geniş boşluğu içindedirler. Bu, Allah'ın mucizelerindendir. Allah'ın kılavuzluk ettiği, doğruyu bulmuştur. Şaşırttığına gelince, sen ona yol gösteren bir velî asla bulamazsın. (Kehf, 17)
Zalimlerin başbuğları olan Firavunlar da insanın eseridir.
İşte toplumunu böyle küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan sapmış bir toplum idiler. Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince, biz de onlardan öc aldık; hepsini suya gömüverdik. (Zühruf, 54-55)
Görülen zulümler, mazlum sanılanların önceki iktisaplarının (önceden kazandıklarının) karşılığı olabilmektedir.
"Al, işte bu, iki elinin önden gönderdiğidir. Şu bir gerçek ki, Allah, kullara asla zulmedici değildir." (Hacc, 10)
Zulüm konusunda ayrıntılı bilgi, burada "Zulüm" maddesinde verilmiştir.
Nahl suresi 61 ve Fâtır suresi 45. ayetlerde gösteriliyor ki, Allah, insanın ürettiği zulümlerin birçoğunu da affediyor.
Eğer Allah, insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalırlar ne de öne geçebilirler. (Nahl, 61)
Eğer Allah, insanları, kazandıkları yüzünden hesaba çekseydi, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar, ecelleri gelinceye kadar erteliyor. Allah, kullarını iyice görmektedir. (Fâtır, 45)
Allah, kanunları, kuralları koyar. O'nun yazdığı budur. Elbette ki O'nun yazdığından başkası olmaz. Siz o kanunların hangisini işletirseniz başınıza o kanunun sonucu gelir.
17. Tüm insan haklarının kaynağıdır ve tüm haklar, insana insanın değil, O'nun armağanıdır:
İnsanın sahip olduğu temel haklar, insana insanın lütfu değildir, Allah'ın lütfudur. Dahası var, Kur'an bu hakları, doğrudan doğruya Allah'ın bir lütfu olarak göstermek yerine Allah-insan arası bir sözleşmenin ürünü olarak göstermiştir. Böylece insanın, hakları bağışlayan, lütfeden bir güç olarak düşünülmesine giden yolları baştan kapatmıştır Kur'an'a göre, insan ruhuyla Allah arasında ezelde yapılmış bir mukavele (mîsak) vardır ve dünya hayatı bu makavelenin icra yeridir. Kur'an, insanı bu mukaveleyi unutmamaya ve şartlarını yerine getirmeye çağırmaktadır. (Ayrıntılar için burada bkz. "Mîsak" maddesi)
İnsanın varlık yapısında Allah'ı bilme yetisi (Allah hakkında farkındalık), bir yaratılış gerçeği halinde mevcuttur. Kur'an böylece, insanın bütün iyiliklere ve güzelliklere yaratılıştan yetenekli ve hazır olduğunu, ahlaksal yükümlülüğün ve insan haklarının temelinde Allah huzurunda akdedilmiş bir ezelî mukavelenin bulunduğunu göstermektedir.
Anlaşılan o ki, insan hakları ve bu haklara ilişkin evrensel ilkeler insana, insanın bir bağışı değil, Yaratıcının ezelden verdiği öz imkânlardır. Bu hak ve imkânlar, dünya planında anlam ifade eden ırksal, renksel, dinsel, bölgesel ayrımlarla belirlenemez, sınırlanamaz. Kur'an, bu işin, yaratılan ilkle Yaratan arasında, daha ilk anda bir antlaşma ile karara bağlandığını söylemektedir. Güzele ve iyiye yönelişin, ahlaksal davranışın temeline böyle kozmik ve zaman öncesi bir mukavelenin konmuş olması, insanı, onur borcunun ve yaratılıştan temiz ve yüce olduğuna ilişkin şuurun doruk noktasına çıkarır.
Misak kavramı şunu da göstermektedir: Allah'ın insani "ben'den" ayrı düşünülmesi Kur'an'a uygun bir davranış olamaz, mesleye ister bu âlemden geriye doğru bakalım ister ezelden bu âleme doğru bakalım değişen bir şey olmayacaktır. Allah ile insanın daima birlikte düşünülmesi, Kur'an'ın kaçınılmazlarından biridir.
Bu âlemden baktığımızda görünen şu: Allah, insana şahdamarından daha yakındır. (Kaf, 16) Yani Allah ile insan arasında birinden veya birilerinden (şirk dini, yedek ilahlarını savunurken bu birilerine "şefaatçılar ve yaklaştırıcılar" demektedir) söz etmek şöyle dursun, "ara"dan bile söz edilemez. Çünkü Kur'an, insanla tanrı münasebetinde "ara" bırakmamıştır. Ara olmadığına göre aracı ve şefaatçı da söz konusu edilemez. Edilirse bunun adı, tartışmasız-tevilsiz şirk olur.
Ezelden başlayıp bu âleme doğru bakarsak durum yine aynıdır: Cenabı Hak ezelde insan ruhunu muhatap alıp ona, bizzat kendisi, yani aracısız soru sormuş, insan bu soruya olumlu cevap vermiştir. Yani Tanrı, ezelde, ruhlar âaleminde de insanla münasebetini arasız ve aracısız yürütmüştür.
Hal böyle olunca, Enel Hak demek, insanın sadece hakkı değil görevidir. İnsan varlığının bu Kur'an'sal "ben'ini" saltanat hesaplarını rahat yürütmek için bastırıp boğanlar Enel Hak söylemine elbette karşı çıkacaklardı. Bu yüzden biz, Enel Hak'ı, benliği bastırılan insanın "Kur'anî isyan'ı olarak görmekteyiz. Gerçektende, Enel Hak kavramı insan hakları bağlamında üzerinde ciddiyet ve ehemniyetle durulması gereken bir kavramdır. Bu konu İslam tasavvuf ve düşünce tarihinde ilk kez, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün "Hallâc-ı Mansûr" adlı eserinde incelenmiştir. Ayrıntılar için, o eserin özellikle, "Hallâc'ın Düşünceleri" başlığını taşıyan 7. bölümüne bakılmalıdır.
18. Güç yetirilmeyecek yükümlülük koymaz:
İslam fıkhı, bu Kur'an'sal-tanrısal ilkeyi şu güzel ve etkili cümleyle ifadeye koymuştur:
"İslam'da teklifi mâlâyutaak (güç yetirilemeyecek yükümlülük) yoktur".
İlkeyi ifade eden ayetler şöyle demektedir:
Allah hiçbir benliğe, yaratılış kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez/teklifte bulunmaz. Her benliğin yaptığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük kendi aleyhinedir/kişinin hem kendisini hem başkaları için kazandığı onun lehine, yalnız kendi nefsi için kazandığı onun aleyhinedir/kişinin kendi emeği ile kazandığı lehine, başkalarının sırtından kazandığı aleyhinedir. "Ey Rabbimiz! Unutur yahut hata edersek bizi hesaba çekme. Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize, güç yetiremeyeceğimiz şeyleri de yükleme. Affet bizi, bağışla bizi, acı bize. Sen bizim Mevlâ'mızsın. Gerçeği örten nankörler/inkârcılar topluluğuna karşı yardım et bize!" (Bakara, 286)
Tabire dikkat edilsin: "Gücünün yeteceğinden daha azını yüklemenin dışında..." yani Cenabı Hak, insana gücünün yeteceğini bile yüklemiyor; onun daha altında bir yükümlülük getiriyor. Bu da onun esas aldığı. "rahmet ve kolaylığın egemenliği ilkesinin" bir gereğidir.
19. Kolaylığı esas alan ve isteyen bir kudrettir:
Kur'an'ın Allah'ı, aynen rahmeti kendisi üzerine yazdığı gibi, kolaylık istemeyi de yazmıştır. O, güç yetirilemeyecek yükümlülük koymanın yanında, her zaman "en kolay" olanı tercihi de sevimli bulmakta, en kolay olanı istemektedir. Bir konuda, bir işte biri kolaylık, diğeri zorluk ifade eden iki şık bir araya geldiğinde o daima kolaylığı tercih etmektedir. Hz. Âişe, bu tavrın Hz. Muhammed'de de aynen böyle olduğunu bildiriyor. Kur'an'ın bu noktadaki beyyineleri son derece açık ve çok dokunaklıdır:
Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayrımıyla hidayetten kanıtlar getiren Kur'an, onda indirilmiştir. O halde bu aya ulaşanınız onu oruçlu geçirsin. Hasta olan veya yolculuk halinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık ister; O sizin için zorluk istemez. Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, sizi doğru yola kılavuzladığı için Allah'ı yüceltmenizi ister. Ve sizin şükretmeniz umulmaktadır. (Bakara, 185)
Allah size hafiflik getirmek istiyor. Çünkü insan çok zayıf yaratılmıştır. (Nisa, 28)
Ey iman sahipleri! Namaza/duaya duracağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı meshedin/yahut yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin! Hasta yahut yolculuk halinde iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi ondan meshedin. Allah size zorluk çıkarmak istemiyor. Ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredebilesiniz. (Mâide, 6)
Allah uğrunda O'na yaraşır bir gayretle didinin. O sizi seçmiş ve dinde size hiçbir güçlük çıkarmamıştır. Babanız İbrahim'in milletini esas alın. Allah sizi, önceden de şu Kitap'ta da "Müslümanlar/Allah'a teslim olanlar" diye adlandırdı ki, resul sizin üzerinize bir tanık olsun, siz de insanlar üzerine tanıklar olasınız. O halde namazı/duayı yerine getirin, zekâtı verin ve Allah'a sarılın. O'dur sizin Mevlâ'nız. Ne güzel Mevlâ'dır O, ne güzel yardımcıdır O! (Hac, 78)
20. Şu insanları sevmez:
BAŞKALARININ HAKKINA TECAVÜZ EDEN AZGINLARI
Sizinle çarpışmaya girenlerle Allah yolunda siz de çarpışın. Ama haksız yere saldırmayın/çarpışmada zulme sapmayın. Çünkü Allah, sınır tanımaz azgınları sevmiyor. (Bakara, 190)
Ey iman sahipleri! Allah'ın size helal kıldığı şeylerin temiz ve güzel olanlarını haramlaştırmayın; azıp sınırı aşmayın; Allah azıp sınırı aşanları sevmez. (Mâide, 87)
Rabbinize; boyun bükerek, gizlice/ürpererek yakarın. O, haddi aşanları/azmışları sevmez. (A’râf, 55)
FESATÇILARI
İnsanlardan öylesi vardır ki, onun dünya hayatına ilişkin sözü senin hoşuna gider ve o, kalbindekine Allah'ı tanık tutar. Oysaki o, düşmanların en yamanıdır. Yanından ayrıldığında/işbaşına geçtiğinde yeryüzünde fesat çıkarmak, ekini ve nesli yok etmek için işe koyulur. Oysaki Allah, fesadı sevmez. (Bakara, 204-205)
Yahudiler dediler ki: "Allah'ın eli bağlıdır." Kendi elleri bağlandı/elleri bağlanasıcalar! Söylemiş oldukları yüzünden lanetlendiler. Söylediklerinin aksine, Allah'ın iki eli de alabildiğine açıktır; dilediği gibi bağışta bulunur. İnan olsun ki, Rabbinden sana indirilen, küfür ve taşkınlık yönünden onları iyice azdıracaktır. Onların arasına, ta kıyamet gününe kadar düşmanlık ve nefret atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yaksalar, Allah onu söndürür de onlar yeryüzünde yine bozgunculuğa koşarlar. Ama Allah, bozguncuları sevmez. (Mâide, 64)
"Allah'ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah'ın sana güzel davrandığı gibi sen de güzel davran/Allah'ın sana lütufta bulunduğu gibi sen de lütufta bulun. Yeryüzünde fesat isteyip durma, çünkü Allah fesat peşinde koşanları sevmez." (Kasas, 77)
GERÇEĞİ ÖRTENLERİ
Allah, ribadan beklenen artışı mahveder, sadakalar karşılığında artışlar getirir. Allah, nankörlüğe batmış günahkârların hiçbirini sevmez. (Bakara, 276)
İNKÂRCILARI
De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok affedici, çok merhametlidir." Şunu da söyle: "Allah'a ve resule itaat edin." Eğer yüz çevirirlerse, Allah küfre sapanları sevmez. (Âl-i İmrân, 31-32)
Kim küfre saparsa inkârı kendisi aleyhinedir. Barışa ve hayra yönelik bir iş yapanlarsa, kendi benlikleri için yer hazırlarlar. Çünkü Allah, iman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanları, öz lütfundan ödüllendirecektir. O, nankörlükleri sevmez. (Rûm, 44-45)
ZALİMLERİ
Allah şunu da demişti: "Ey İsa, senin canını alacağım, seni kendime yükselteceğim; seni, inkâr edenlerden uzaklaştırıp arındıracağım. Ve sana uyanları, inkâr edenlerin, kıyamete kadar üstünde tutacağım. Sonra bana olacak dönüşünüz; tartışıp durduğunuz şeyler hakkında aranızda ben hüküm vereceğim." "Küfre sapanlar var ya, işte onlara dünyada ve âhirette şiddetle azap edeceğim. Hiçbir yardımcıları olmayacaktır onların." İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince, Allah onlara ödüllerini tam olarak verecektir. Allah zalimleri sevmez. (Âl-i İmrân, 55-56-57)
Bir kötülüğün cezası, tıpkısı bir kötülüktür. Fakat affedip barışmayı esas alanın ücretini bizzat Allah verir. O, zalimleri hiç sevmez. (Şûrâ, 40)
HABİRE ÖVÜNENLERİ
Allah'a ibadet edin. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetim ve öksüzlere, çaresizlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, size bağımlı olanlara iyi ve güzel davranın. Allah, kasılıp böbürlenen şımarıkları sevmez. (Nisâ, 36)
HAİNLERİ
Kuşku yok ki, biz bu Kitap'ı sana, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği ile hükmedesin diye hak olarak indirdik. Sakın hainlere yardakçı olma! Allah'tan af dile; Allah çok affedici, çok merhametlidir. Öz benliklerine hainlik edenler için didinip durma. Çünkü Allah, sürekli hainlik eden günahkârı sevmez. (Nisâ, 105-106-107)
Eğer bir topluluktan hıyanet kuşkusu duyarsan, antlaşmaya bağlı kalmayacağını aynı şekilde sen de onlara bildir. Allah, hainlik edenleri sevmez. (Enfâl, 58)
Allah, iman edenleri savunur. Şu da kuşkusuz ki, Allah hiçbir haini, hiçbir nankörü sevmez. (Hac, 38)
İSRAFÇILARI
Şu bir gerçek ki, ilimsizlik yüzünden öz evlatlarını beyinsizce katledenlerle Allah'ın kendilerine verdiği rızıkları, Allah'a iftira ederek haramlaştıranlar gerçekten hüsrana uğramışlardır. İnan olsun, sapıtmışlardır onlar; hiçbir zaman doğruyu ve güzeli bulamazlar. Çardaklı ve çardaksız bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, sebzeleri, zeytinleri, narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde oluşturan O'dur. Her birinin meyvesinden, olgunlaştığı zaman yiyin ve hasat gününde onun hakkını da verin. İsraf etmeyin, Allah israf edenleri sevmez. (En’âm, 140-141)
Ey âdemoğulları! Tüm mescitlerde süslü, güzel giysilerinizi kuşanın. Yiyin, için fakat israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez. (A’râf, 31)
BAŞKALARINI KÜÇÜK GÖRÜP HORLAYANLARI
Tanrınız bir tek tanrıdır. Böyle iken, âhirete inanmayanlar, kibre saplandıkları için kalpleri inkârcı olmuştur. Hiç kuşkusuz Allah, onların sakladıklarını da açığa vurduklarını da biliyor. Hiç kuşkusuz, O, büyüklük taslayanları sevmiyor. (Nahl, 22-23)
NANKÖRLERİ
Allah, iman edenleri savunur. Şu da kuşkusuz ki, Allah hiçbir haini, hiçbir nankörü sevmez.(Hac, 38)
ŞIMARIKLARI
Şu da bir gerçek ki Karun, Mûsa kavmindendi. Onlara karşı şımarıklık/azgınlık yaptı. Ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını taşımak, kuvvetli bir grubu bile zorluyordu. Kavmi ona şöyle demişti: "Şımarma, çünkü Allah, şımaranları sevmez." (Kasas, 76)
"Kibirlenerek insanlardan yüzünü çevirme, yeryüzünde kasılarak yürüme. Çünkü Allah, kurula kurula kendini övenlerin hiçbirini sevmez." (Lokman, 18)
Böyle yapılmıştır ki, elinizden çıkana üzülüp ümitsizliğe düşmeyesiniz ve Allah'ın size verdiğiyle sevinip şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip övünenlerin hiçbirini sevmez. (Hadîd, 23)
21. Takvayı sadece kendisi nezdinde üstünlük sayar:
İlke, insanlık tarihinin en büyük devrimlerinden biri değil, en büyük devrimi olarak şöyle konumuştur:
Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve örfler yoluyla tanışıp kaynaşasınız diye sizi milletlere, boylara ayırdık. Hiç kuşkusuz, Allah katında en seçkininiz, (takvada/dindarlıkta en ileri olanınızdır) sakınılması gereken şeylerden en çok sakınanınızdır. Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır. (Hucurât, 13)
Devrimi getiren hüküm, eğer iyi niyetli iseniz açık ve kesindir:
Takva yani dindarlık veya daha dindar olmak, insanlar arasında üstünlük ölçüsü değildir, Allah katında bir üstünlük ölçüsüdür.
Takva, insanlar arası ilişkilerde, kamusal alanda bir üstünlük ölçüsü değildir. O halde, kamusal alan, dindarlığın sergileneceği bir alan olmamalıdır. Kur'an, eğer konuyu böyle düşünmeseydi, ilkeyi getiren ayet şöyle derdi: "En asil ve üstününüz takvada en ileri olanınızdır." Öyle dememiştir. "Allah katında" kaydını koyarak insan hakları ve dünyevî alanı ayrı tutmuş, takvanın insan hakları alanında bir değer ölçüsü yapılmasını engellemiştir. Aksini yapsaydı, Allah ile aldatılmaya bizzat kendisi yol açmış olurdu. Tam bu noktada, İslam düşüncesinin anıt isimlerinden biri ve Hanbelî mezhebinin kurucusu olan Ahmed bin Hanbel (ölm. 241/855) bize muhteşem bir Kur'an dersi vermektedir. Ahmed bin Hanbel'e sordular:
"İki adamımız var: Biri takva sahibi ama zayıf, öteki günahkâr ama güçlü. Hangisiyle gazaya çıkalım ?"
İmam şöyle dedi:
"Takvası değil gücü fazla olanla yola çıkın ! Takvası fazla olanın takvası kendine, zayıflığı müslümanlara mal olur. Gücü fazla takvası az olanın ise günahı kendine, gücü müslümanlara mal olur !"
Kur'an vahyi, Ahmed bin Hanbel'in sözlerinde özetlenen bu anlayışı hayata iyice sokmak için din sınıfı, din kisvesi, hatta din adamı anlayışını yıkıyor. Bunların hiçbirisi yoktur, bunların hiçbirinin ifade ettiği olumlu bir anlam yoktur.
İnsanlar arası ilişkilerde üstünlük ölçüsü veya ölçüleri nedir ?
Kur'an bunun cevabını çok açık vermiştir. İnsanlar arası ilişkilerde üstünlük ölçüsü olarak şu üç değer esas alınmıştır:
1. Liyakat,
2. Adalet,
3. Gayret.
İşte temel buyruklar:
Şu bir gerçek ki, Allah size emanetleri, onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah size bu şekilde ne güzel öğüt veriyor. Allah Semî'dir, çok iyi duyar; Basîr'dir, çok iyi görür. (Nisa, 58)
Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur. Ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir. Sonra karşılığı kendisine hiç eksiksiz verilecektir. (Necm, 39-41)
Her benlik kendi kazandığının bir karşılığıdır. (Müdessir, 38)
Ahmet bin hanbel'in yukarıda naklettiğimiz tavrı, çağdaş müfessir Seyyit Kutup (ölm. 1966) tarafından İslam adına söyleme dönüştürülmüştür. İslam-Kapitalizm Çatışması adıyla Türkçeye çevirilen eserinde şunu yazıyor:
İslama göre, bir işte görev almaya en layık kişi, o işi en iyi bilendir. İşteki ihtisas yerine kişinin fıkıh bilgisi öne alınamaz. Hatta İslam, insanlar arasında biricik üstünlük ölçüsü saydığı takvayı bile böyle durumlarda ölçü kabul etmez. Sahabenin, islam ruhunu en iyi kavrayanı olarak bilinen Hz. Ebu Bekir, Peygamberimizin, 'ümmetin emini' diye andığı Ebu Ubeyde'ye, halife sıfatıyla şöyle bir emir göndermiştir:
"Halid bin Velîd'i Şam'daki savaşta çarpışması için kumandan seçtim. Ona muhalefet etme. Sözlerini dinle, emirlerini yerine getir. Ben onu sana emir tayin etmekle birlikte takvada senin ondan üstün olduğunu biliyorum. Fakat onda harbi yönetecek öyle bir kabiliyet vardır ki sen bundan yoksunsun." (Seyyid Kutup, İslam-Kapitalizm çatışası, 103)
Takvaya gerçekten sahip olan, ehliyet ve gayret alanında kendini ispat edip insanlar arasında bu ispata dayalı olarak saygınlık kazanacaktır. Bundan kimsenin şikâyeti olamaz. Ancak daha baştan ölçüyü takva diye koyarsanız, ehliyet ve gayreti devreye sokmak zorlaşır. Hatta belki de ehliyet ve gayret birçokları tarafından tamamen dışlanır. Çünkü takva alanı, ehliyet ve gayretin aksine, riyâkarlık ve istismara en müsait alandır. Ehliyet, liyakat ve gayret ise riyâkarlıkla kotarılamaz. Onlar ya gerçekten vardır veya yoktur.
Bir adam abdestsiz namaz kılıp insanlara takva gösterisi yapabilir. Hatta hiç inanmadığı halde namaz kılabilir, hacca gidebilir. Bugün birçoklarının gittiği ve bu ziyaretlerini boy boy gazete ilanlarıyla reklam ettikleri gibi. Ama aynı adam, ehliyeti olmadan şoförlük, doktorluk, mühendislik yapamaz. Belirli saatlerde iş yerine gitmeden maaş alamaz. Çek ve senedini ödemeden borcundan kurtulamaz. Sahtekarlık yaparsa üç gün sonra yakayı ele verir, faturasını çok ağır biçimde öder. Oysaki takva adıyla sergilenen riyâkarlık ve sahtekarlığın cezalandırılmasını şöyle koyun, fark edilmesi bile yıllar hatta asırlar gerektirmektedir. Bu bekleyiş sürecinde nesiller, toplumlar, medeniyetler çürüyüp yıkılmaktadır.
İbadetler, insanlar arası ilişkilerde bir biçimde üstünlük ve dokunulmazlık ölçüsü yapılırsa ibadet adına her türlü hak ihlâli ve insan tâcizi başını alıp gider. Bu gidiş, önce din istismarını, daha sonra din adına baskı ve şiddeti, bir adım ilerde de din adına terörü, kısacası engizisyonu getirir. İslam, tüm bu olumsuzlukların doğmasını önlemek üzere çok radikal tedbirler almıştır. Bunların belli başlıları şöyle sıralanabilir:
1. "Allah ile aldatılmayın !" emrinin verilmesi,
2. Din kıyafeti, din sınıfı, din adamı, resmî mabet, ibadette lider gibi kabul ve uygulamaların dinin bünyesinden çıkarılması,
3. Dinde baskı-zorlama ve manipulasyonun (ikrahın) yasaklanması,
4. Allah adına yönetme devrinin kapatılıp yönetimin halktan alınacak vekâlet (bîat) ve halkla danışma usulü (şûra) ile yürütülmesinin ilkeleştirilmesi,
5. Hakların ancak sahipleri tarafından bağışlanabileceğinin ilkeleştirilmesi; böylece herhangi bir insanın hakkının Allah tarafından bir başka insana bağışlanmasının mümkün olmaktan çıkarılması.
Tüm bunlar, dinin-imanın-dindarlığın ve ibadetin insan hakları ihlaline araç ve bahane yapılmasını önlemenin tedbirleridir. Ne yazık ki bu tedbirler, tarihin her döneminde, dini sömürü ve aldatma aracı yapanlarca ya tamamen yok edilmiş yahut da çeşitli oyunlarla işlemez hale getirilmiştir. Günümüzde de durum ne yazık ki böyledir.
Takva kavramı istismarının mimarı ve kurumsallaştırıcısı Emevî saltanatıdır. Mısırlı düşünür Nasr Hâmid Ebu Zeyd'in de eserinde (el-İtticâhul-Aklî fi't-Tefsir, 1-46) maharetle tespit ettiği gibi, Emevîler bir yandan Hz. Peygamber'in torunlarını katledip Ehlibeyt ocağını yerle bir ederken öte yandan, kitlenin takvaya saygısını şeytanî bir maharetle kendi saltanatlarının savunmasında kullanmayı başardılar. İmamı Âzam'ın da mensubu bulunduğu Mürcie Felsefesi, ameli imanın bir parçası olmaktan çıkarırken ne yaptığını gayet iyi bildiği gibi , Mürcie'yi baş düşmanlarından biri ilan eden Emevî de ne yaptığını çok iyi biliyordu. Mürcie, ibadeti imanın bir parçası saymayan görüşüyle, tamamına yakını sefih ve sarhoş olan Emevî halifelerine destek vermiş gibi görünse de, büyük kitle nezdinde "takvayı-dindarlığı" kullanma imkânını onların elinden alıyordu. Emevî bu imkânın yitirilmesiyle doğan zararın, sefih halifelerin savunulabilmesinden doğan yarara nispetle büyük olduğunu gördü ve Mürcie'ye cephe aldı.
Baştan başa zulüm ve sömürü üzerine oturan Emevî despotizmi, yarattığı ve yaşattığı dinsel tasavvurları, gücünü tahkim için ustalıkla kullanmıştır. Takvanın insanlar arası ilişkilerde bir ölçü olamıyacağını söyleyen Kur'an'ın bu hayatî buyruğundan habersiz hale getirilmiş topluma şunu söylüyordu Emevî yönetimi:
"Bu âlemde ne varsa Allah'ın kudret ve iradesine boyun eğmiştir. İnsanî iradenin bu tanrısal güce sınır koyması söz konusu edilemez."
Emevîler bu yumuşak ve duygusal noktayı yakaladıktan sonra buna karşı çıkış ifade eden fıkhî, felsefî, bütün görüşleri din dışı ilan etmek üzere güdümlerindeki ulemayı meydana sürdüler. Bu ulemanın, en saygın isimleri bile etkisiz kılmadaki şeytanî eylemlerinin nasıl yürütüldüğünü ve nasıl etkili olduğunu anlamak için sadece İmamı Âzam'ın hayat ve mücadelesini izlemek bile yeter. İş o hale getirilmişti ki, Emevî'nin icraatını tenkit, Allah'ın irade ve kudretini tenkit gibi algılanıyordu. Emevî yandaşı ulema diyordu ki, "Kaderin bizim tarafımızdan belirlenmiş anlamını inkâr, ümmet içine sonradan sokulmuş bir zındık fikirdir." Emevîlere karşı olanlar ise kader kavramının Emevî zulümlerini meşrulaştırmak için yozlaştırıldığını ve esas zındıklığın bu olduğunu söylüyorlardı. Bu fikri temsil edenlerin başında, öyle bazı Emevî meddahlarının iddia ettiği gibi, Mâbed el-Cühenî (ölm. 83/702) veya Gaylân ed-Dımaşkî (ölm. 120/738) değil, tabiûn neslinin her alanda ilim ve hikmet önderi sayılan Hasan el-Basrî (ölm. 110/728) vardı. Hasan el-Basrî, Emevîlerin kader kavramını kendilerini savunmak üzere tefsire tabi tutmalarını değerlendirirken aynen şunu söylüyordu:
"Allah'ın düşmanları yalan söylüyorlar."
Emevîler, bu fikrin öncülerinden biri olan Mâbed el-Cühenî'yi katlettikleri halde Hasan'a neden dokunmadılar ? Bilinmektedir ki, "Hasan, kaderle ilgili fikrini çağdaşı Mâbed'in felsefesi üzerine oturtmakta tereddüt etmemiştir." (Nasr Hâmid Ebu Zeyd, el-İtticâhu'l-Aklî, 30) öyle iken dokunmadılar. Acaba neden ?
Cevap şudur: Dokunmadılar değil, dokunamadılar. "Mâbed el-Cühenî'yi öldüren Abdülmelik bin Mervân, Hasan'ı da onun yanına göndermeden rahat edemiyordu ama Hasan, şahsiyet ve zahitliğiyle kamu nezdinde öylesine büyük bir itibara sahpti ki halife, düşündüğünü gerçekleştirmeye cesaret edemedi." (Nasr Hâmid Ebu Zeyd, age. 31)
Emevîlerin, şuraya kadar anlattıklarımızla oynadıkları oyunun anlamını yine Mısırlı Ebu Zeyd çözüyor: "Emevîlerin bütün zulümleri, 'kaderi inkâr etmeme' adı altında ilahî iradeye fatura ediliyordu." (Nasr Hâmid Ebu Zeyd, age. 20)
Kur'an, takva ile ilgili devrim niteliğindeki anlayışını, Zühruf Suresi 35. ayetle bir kez daha teyit ve tekrar etmiştir:
Her yanda süsler oluştururduk. İşte bütün bunlar, şu iğreti dünya hayatının nimetidir. Rabbinin katındaki âhiret ise takva sahipleri içindir. (Zühruf, 35)
Takva, Rabbin katında ölçü olduğu içindir ki, takvanın karşılığı da "Rabbin katındaki"dir.
Takva konusundaki bu belirleyici ayetler, tarih boyunca din üzerinden itibar ve üstünlük sağlamak isteyen çevrelerin baskı ve yönlendirmesiyle, Kur'an'daki anlamının ve amacının tam tersine çekilmiş ve şöyle bir Kur'an dışı ilke oluşturulmuştur: "En üstün insan, takvada en ileri olan insandır." oysaki Kur'an, bunun tam tersini söylüyor; daha doğrusu tarihin bu zulüm kaynağı anlayışını kökünden yıkıyor. Bu konuda geniş bilgi için Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK'ün "Kur'an'ın Yarttığı Mucize Devrimler" (İnkılap Kitabevi, istanbul, 2010) adlı eserine bakılabilir.
22. Kendisinin Aldatma Aracı Yapılacağından Kaygılıdır:
Kur'an dışında hiçbir din kitabının "Allah ile aldatılmayın !" şeklinde bir emir içerdiğine tanık olamazsınız. Kur'an, insanoğlunu, Allah ile aldatılmaması için uyarmakla da insanlık tarihinin en büyük devrimlerinden birini yapmıştır. Bu konunun ayrıntılı anlatımı için Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK'e ait "Allah ile Aldatmak" (Yeni Boyut Yayınevi, İstanbul, 2008) adlı eserine bakılmalıdır.
ALLAH KONUSUNDA "SADECELER SİSTEMİ"
Kur'an, Allah'ın nasıl algılanması gerektiğini, tevhidin formül cümlesi diye bilinen şu cümlede veciz ve mûciz bir şekilde ortaya koymuştur:"La ilâhe ille'l-Lah"
"Allah'tan başka ilah yok". Kelime kelime tercüme edersek maksad daha iyi anlaşılır,
"Hiçbir ilah yok, sadece Allah var. Bu formülden anlaşılan şudur; Kur'an, Allah'la irtibatlı konularda bir "sadece sistemi" kurmakta ve taleplerinin bu sisteme uygun olarak yerine getirilmesini şart koşmaktadır. Bu sistemi anlamak için tevhit çümlesinin öncelikle zâtı ilahîye ilişkin işleyişine bakalım. Formül cümlenin kuruluşu bizde şu kaçınılmazlık şuurunu yaratıyor. "Allah'ın ilah olduğunu söylemek yetmez; ilahlık sıfatının 'sadece' O'na ait olduğunun kabul ve ikrarı gerekir." Formül cümledeki şablonu diğer alanlara uygulamaya devam edelim:
Allah Mâbud'dur. Yani kendisine ibadet edilmesini ister. Ancak Allah'a ibadet etmek yetmez, ibadet sadece O'na yapılmalıdır. Öncelikle Fâtiha suresinin 4 ve 5. ayetleri bunu açık hale getirmektedir:
"Sadece sana ibadet eder, sadece senden yardım dileriz."
Eğer ibadet gerçekten Allah'a özgülenmişse onun birkaç rekâtı da Allah'a götürür. Ömürler boyu rekât artırılarak namaz niçin kılınıyor ? O sadeceli noktayı yakalamak için elbette. Sadeceyi yakalamadan ibadet etmektense etmemek yeğdir. Bu da nereden çıktı diye merak etmeyin. Bu, Kur'an'ın söylediğidir. Kur'an, mesela, namaz kılmayanları hiçbir yerde lanetlememiştir, ama aynı Kur'an, riya bulaştırarak namaz kılanların namazlarını lanetlemiş ve onları dini inkâr etmekle suçlamıştır. Neden ?
Çünkü hiç namaz kılmayan, günah işlemekle birlikte tevhidin sistemi olan sadeceye zarar vermemektedir. Daha doğrusu sadeceyi zedeleyerek tevhidin şirkle karışmasına aracılık yapmamaktadır. Oysaki sadecesiz namaz kılanlar kendilerini hiçliğe mahkûm etmenin yanında tevhidin yanlış anlaşılmasına araçlık ederek halkı saptırmakta, dinin omurgasını zedelemekteler.
Günah işleyerek kendine zarar verenle, ibadet adı altında dine zarar veren aynı kefeye konabilir mi?
Konamayacağı içindir ki, Kur'an "namazı hiç kılmayanları değil de kıldıkları namazla, şirkin, tevhit gibi lanse edilmesine aracı olanları lanetlemiştir." Formül cümledeki gramatik yapı aracılığıyla bu temel "sadece"ye defalarca vurgu yapılmıştır:
Elif, Lâm, Râ. Hakîm ve Habîr olandan bir kitaptır ki bu, ayetleri önce muhkem kılınmış, sonra ayrıntılı hale getirilmiştir; ki başkasına değil, yalnız Allah'a ibadet edesiniz! Kuşkusuz, ben size O'ndan gelen bir uyarıcı ve müjdeciyim. (Hûd, 1-2)
Peygamberlere karşı çıkanların rahatsızlığı, ateizmlerinin tâciz veya inkârı değildir. Onları rahatsız eden, Allah'ın yanına koydukları yedek tanrılarının yani panteon tanrılarının tâciziydi. Başka bir deyişle, onları rahatsız eden "sadece" bir tek Tanrı'ya ibadetin istenmesiydi. Kur'an'ın "Allah'tan başka bir ilah daha edinmeme" emri onlarca kez tekrarlanmıştır. Demek ki, Kur'an insan hayatında "sadece"nin işlemesinden ciddi biçimde kuşkuludur. O kadar kuşkuludur ki, sadeceyi tam işleterek iman etmiş insanların çok az olacağı bildirilmiştir:
Göklerde ve yerde nice mucizeler var ki, yanlarından geçerler de dönüp bakmazlar bile. Onların çoğu şirke bulaşmış olmadan Allah'a iman etmez. (Yusuf, 105-106)
"Sadece sisteminin" bozulmasından duyulan kaygı iki noktada yoğunlaştırılmıştır:
1. Allah'a ibadet,
2. Dindeki teslimiyetin korunması
Bu iki olguyu şöyle de ifade edebiliriz:
1. İbadetin Allah'a özgülenmesi,
2. Dinin Allah'a özgülenmesi.
"Şirk" adlı eserde ayrıntılarıyla incelendiği gibi, Kur'an, Allah'a ibadet edilmesini, "müslüman" sıfatı alınmasını her şey olarak görmemektedir; hatta bir şey olarak görmemektedir. Bunların hem bir şey hem de her şey olabilmesi için ikisininde Allah'a özgülenmesi şarttır. Bu özgüleme yoksa tevhit yoktur. tevhit yoksa şirk vardır. Ve şirk varsa, kurtuluş söz konusu edilemez. Görünüşte ibadet ne kadar yoğun olursa olsun ve mabetler ne kadar çoğaltılırsa çoğaltılsın, kurtuluş yoktur. Çünkü meselenin kestirme formülü çok açık verilmiştir:
Yemin olsun, sana da senden öncekilere de şu vahyedilmiştir: Eğer şirke saparsan amelin kesinlikle boşa çıkar ve mutlaka hüsrana düşenlerden olursun. (Zümer, 65)
Allah'ın, tüm peygamberleriyle insanlığa ilettiği dinin genel ve değişmez adı, "İslam"dır. Ve İslam Allah'a teslimiyet demektir. Ancak bu teslimiyet, formül cümledeki talebe uygun olmalıdır. Yani; Allah'a teslim olmak yetmez, teslimiyet sadece Allah'a olacaktır. Başka bir ifadeyle, "Hiçbir varlığa teslimiyet yok, sadece Allah'a var" şeklinde bir anlayış egemen olacaktır. Aksi halde, Hz. İsa'nın şu sözü işler:
ALLAH'IN EN ŞERİR DÜŞMANLARI DİN SINIFINDAN ÇIKAR
Kur'an'ın verilerini esas alarak konuştuğumuzda en tehlikeli Allah düşmanlarının din sınıfı içinden çıkacağını söylememiz gerekecektir. Çünkü Kur'an bunu da hükme bağlamıştır. Burada Tevbe suresinin üç mucize beyyinesiyle karşılaşıyoruz:Yahudiler: "Uzeyr, Allah'ın oğludur." dediler; Hıristiyanlar da: "Mesih, Allah'ın oğludur." dediler. Kendi ağızlarının sözüdür bu. Kendilerinden önce inkâr edenlerin sözlerine benzetme yapıyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da yüz geri çevriliyorlar! Allah'ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da rabler edindiler. Meryem'in oğlu Mesih'i de öyle. Oysa kendilerine, tek olan Allah'tan başkasına ibadet/kulluk etmemeleri emredilmişti. İlah yok o tek Allah'tan başka. Onların ortak koştuklarından arınmıştır O. (Tevbe, 30-31)
Din sınıfı şirke işte böyle batıyor. Şirke batınca Allah düşmanı sıfatı otomatik olarak geliyor. O tespiti yapan ayet de Tevbe suresinde:
İbrahim'in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun Allah düşmanı olduğu kendisi için açıklık kazanınca, ondan uzaklaştı. Şu bir gerçek ki, İbrahim başkaları için gamlanıp ah eden ince yürekli, yumuşak bir insandı/tam bir evvâhtı. (Tevbe, 114)
Hz. İbrahim'in babası Allah düşmanı olarak tanıtılıyor. Kimdi o baba ? İbrahim'e karşı çıkan şirk dini mensuplarının put yapıcısı. Yani dindar bir şirk mensubu. Bu ayet şirk kavramının en hayatî müfessir (tefsir edici, anlatıcı, açıklayıcı) ayetidir. Müşriklerin Allah düşmanı olduğuna ilişkin şaşmaz Kur'an beyyinesi bu ayettir. Cenabı Hak, müşriklerin Allah düşmanı olduğu yolundaki buyruğunu, Hz. İbrahim gibi bir peygamberin babasını örnek vererek bildirmek suretiyle mesajın etkisini kuvvetlendiriyor.
Kısacası, Allah düşmanları öncelikle din sınıfı içinden çıkar. Bu din, şirk dini olabileceği gibi, semavî bir din de olabilir. Nitekim Tevbe 30-31. ayetler, semavî din içinden müşrikleri, Tevbe 114 şirk dini içinden müşrikleri tanıtıyor. Değişmez ilke şudur: Müşrikler Allah düşmanıdır. Dahası var:
Kur'an, Allah düşmanı tabirini mesela ateistler, deistler vs. için kullanmıyor, dinsınıfı için kullanıyor. Ve biz mucizeler mucizesi beyyineler sayesinde şunu öğreniyoruz:
En tehlikeli, en zararlı Allah düşmanları, namazlı niyazlı, ibadetli görünüm içinde şirk taşıyan taifedir. Bu tespit birçoklarını elbette rahatsız edecektir ama ne yapalım ki Kur'an'ın hükmü budur.















